hoş geldin...

"sanki ben bu dünyaya gelmedim de, kendimi evimizde buldum". İlhan berky uzun bir adam'dan
ilhan berk kitabı üzerine desen 1998 aslı gibidir

bal kız, hadi bizi wur kız

geyik-avrat-silah

kapı'n bilemedin kadın

k-azan
Onun bedeninin ne düşündüğünü bilmiyorum. benim bedenin__mermeri ve yabani zeytin ağaçları var__ göt yerine. hali mi ben anlamam.''Gerek isteyenlere gerek kendiliğimden hiç kimseye zehir vermiyeceğim gibi kadınlara da çocuk düşürmek için vasıtalar vermeyeceğim. mesaneden taş çıkarma yahut erkekleri hadımetme ameliyesini yapmayacağım; bu işi onunla meşgul olanlara bırakacağım.''

6 sene

8 temmuz 2002

thanks Jethro Tull

08.06.08 ANKARA THE HACETTEPE UNI OPEN AIR THEATRE TURKEY
arı stüdyosu konserinden sonra, http://www.cupofwonder.com/index2.html
...in the shuffling madness of the locomotive breath, runs the all-time loser, headlong to his death. oh, he feels the piston scraping steam breaking on his brow. old charlie stole the handle andthe train it won't stop going no way to slow down...

sandalyenin

sandalyenin üstünde oturan erkekler. sandalyelerin üstünde oturan kadınlar.
sandalyelerin altında bıraktığım oyuncaklar. sandalyelerin altında köpeklerim.
sandalyelerin altında kedilerim. sandalyeler ters çevrili masanın üstünde.
Gaspard ve Robinson (Tony Gatlif) filminde ki sandalyeler. sandalyeler.
sandalyelerin dizi dizi durumları. sandalyeler yemek yediğim.
mektup yazdığım. kare bir masa etrafında 2 sandalye bilemedin 4 işte.
Bu. o kadarım.

ada' mın biri bir gün 2 gol atmış

portakal ağaçlarının altındaki küçük prens'e.

51 gülümseme, bi de talk 52

Facebook da Arif Takvim'i var :)

meyhane yıkıldı, mest ayakda!


biz oradaydık, 8 mayıs 2008. Aa benim imzam yok.
(meyhane yıkıldı, mest ayakda! Abdullah Hamid)

"Bigger Trees Near Warter" David Hockney

The picture measures 15 feet by 40 feet (4.6 meters by 12.2 meters).
DAVID HOCKNEY: LOOKING AT WOLDGATE WOODS
THE ARTS CLUB OF CHICAGO, Chicago, Il. APRIL 25 - JULY 18, 2008

tam bi sene olmuş

2008 dicez ve başarı dilicez yeni evime (şimdiki evim, mini mini evcik bize diyor cik cik). (Talk sen ve soğan kardeş aklıma geliyor. pervasız... parantezi kapamayacağım. ist'den hadi dön. dön sağa SOLA. bu resimlerde ki kapılardan kaç kez geçtin? ve kaç kez ve kaç kez. ve kaç. Bu ev dir ki 5 ay yatak odasını salon da yaşadı. bu eve zürafa girmedi bir tek. Ya da girdi mi erdal?

tam "bir" mayıs artık...

this is a REDpicture.

kötüleri tanıma senesi

hikaye gelecek cuk diye oturacak. topu topu canım sıkkın.
bu seri devam edecek. hepsi dönüp bana girse.
ne kadar uzar? canımı ne kadar yakar?
sadece iyileri yitirme senesi.
aslı gibidirse, 2000

sadece bir yakını var...

asli gibidir, amerikan hastanesi 23-26 nisan 08 hastane ve pastane personeline
teşekkür ederiz, en çok da kime?

seni bu sefer müzeye götürmeyeceğim söz...

nişan-taşı yapalım bı sefer nişanyanı yanımıza katalım amma
kanyonda wagamama da yimek yimeyenin suratı bush!a benzesin...

bulursanız kaçırmayın

Love is the Devil (Strand Releasing, 1998)Written and Directed by John Maybury Starring Derek Jacobi, Daniel Craig, Tilda SwintonUnrated, 87 minutes
Director John Maybury recently enjoyed mainstream success with the surreal thriller, The Jacket. Back in 1998, however, he was testing the waters of independent queer cinema with Love is the Devil, a subversive bio-pic of British artist Francis Bacon.
http://www.youtube.com/watch?v=ULIRq8wFzE4

You're Beautiful

İstanbula gidiyorum. daha da uzun yürüyeceğim.

Journal d'hospitalisation, biliyorsun

17, eylül 1991 sağ göz çok bozuk; okumak zor. Müzik dinleme: henüz sağır değilim.
18, eylül 1991 eskiden "gözlerin güzel," derlerdi bana, ya da "dudakların güzel," derlerdi; şimdi hastabakıcılar, "damarlarınız güzel," diyorlar. Hekim karın ekografisi yapan, yabancı gibi konuşan genç kadın, arkasından ekrana doğru eğilen asistanına: " Şuna bak, ne kadar güzel!" diyor. Bana da şunları söylüyor: "içeriden olağandışı ve ender rastlanır bir yapınız var. Birkaç film de kendimize çekeceğiz." Hervé Guibert

Kydonia beni koruyorsun

Kartvizit adresim.
İsmet Paşa Mahallesi Mareşal Çakmak Sokak 71.B
Ayvalık, Balıkesir

İşte ben bu Balıkesir'e takılıyorum herseferinde 20 yıldır.
Bu balıkların tek bilmek istedikleri eğer bu balıkçılar balıkları tutmaz ise kendi ömür süreleri. etmeyin şu balıkları esir. Adım çupra. Ben bi veterinere gitmeden kendimi teknenin üstünde bulmak istemiyorum. bana bi aspirin verilip ondan sonra rakı mezesi olayım... benim bi sahibim olmaz adımı "cuma" koymaz... ben kedi miyim?
desen, asli gibidir, 1993 taşkave

Tavşan Kaç

Sevilesi bir adam: TAVŞANOkuldaki parlak günlerin ardından orta sınıfın monoton yaşantısını çekilmez bulan Harry, her şeyden kaçmaya karar verir. Ama bu kaçış uzun sürmez. Yaşadığı kasabaya döndüğünde felaketler başlar.
1960'lar Amerika'sı yeniliklere ne kadar açık olursa olsun genç bir romancının kendini kabul ettirmesinin zor olduğu bir ülkedir. Klasik roman anlayışının yeni yeni kırılmaya başladığı, yeni yazarların ortaya çıktığı, Moby Dick ve Huckleberry Finn gibi klasiklerin olağanüstü durumlar ve eksantrik karakterleri gündeme taşıdığı bu dönemde yazarların bir kısmı özgün konular yakalayabilmek için kabuklarına çekilirler, klasik romanların izinden gitmeyi sürdüren geri kalanlarsa okuyucuların yavaş yavaş yavan olarak nitelemeye başladığı eserler üretirler. Toplumu sosyo-ekonomik yapısındaki değişim kendini sanatın her alanında olduğu gibi edebiyatta da göstermeye başladığından sınıflararası farklılıklar ve cinsellik bir anda ön plana çıkar. (Avrupa bu iki konuyu o dönemde çoktan benimsemiştir.) Topluma ayna tutan romanların gösterdikleri görüntüler idealize olmaktan çıkıp gerçeğe kaymaya başlar. İşte John Updike'ın Tavşan lakaplı Harry Angstrom'u okuyucuyla tanıştırdığı Tavşan Kaç, bu dönemin Amerika'sının, kültürel, sosyal ve psikolojik yapısını, değişimle gelen toplumsal kırılmaları ve bireyin üzerindeki etkilerini en güzel yansıtan romanlardan biri olduğu için batı edebiyatı içerisinde büyük önem taşır. Updike, bu romanla beraber yukarıda bahsettiğim aşırı seçicilik karşında dahi zafer kazanarak adını büyük Amerikan yazarları arasında kazır. Daha da önemlisi bu romanı yazdığında henüz yirmi sekiz yaşındadır. Tavşan serisi, yazara 1981 ve 1990'da iki Pulitzer kazandıracaktır. Her biri on yıllık süreçleri (ve belki de yazarı) yansıtan mihenk taşlarına dönüşürler. 1960, 1971, 1981, 1990 ve 2001 yıllarında yayımlanan romanlar, yazarın tabiriyle "onun gitmediği yerlere giden ve hayal gücünü tetikle-yen" Tavşan'ın ve Amerika'nın yaşadıklarını anlatan baş yapıtlara dönüşür. Hepsi bir araya geldiklerinde bir tür 'mega-roman' olarak ele alınabilecek bu yapıtlar tarihe bugün artık tartışılmayan bir edebi yetkinlikle ayna tutarlar. Ama başlangıçta işler bu kadar kolay yürümez. Tavşan Kaç yayımlandığında 'fazla cinsellik içerdiği', 'karakteri çok sıradan' olduğu, 'karakteri çok sıra dışı olduğu' ve 'roman için kısa' diyerek eleştiri yağmuruna tutulur. Bu romana kadar kendini "öykü yazarı ve serbest gazeteci" olarak niteleyen Updike'ın kendisi de romanın aslında bir tür 'novella' olduğunu kabul eder. Zaten New Yorker için muhabirlik yaparken yazdığı bu roman yayımlandığında iddialı bir eser olmaktan uzaktır ve Updike'ın da büyük beklentisi yoktur. Yayıncı Alfred A. Knopf'tan gelen bir mektupla karşılaşan Updike yine de kendini fazla kaptırmaz. Romanla ilgili ilk toplantılarında Knopf, yazarı kitabın cinsel içeriğinden ötürü kendilerini hapiste bulabilecekleri konusunda uyarır. Roman sorun çıkmaksızın yayımlanır. Yazarın şansına sansürün yapısı da aynı dönemde, özellikle de Henry Miller'ın Yengeç Dönencesi nedeniyle değişecek ve Updike 1962'de yapılan baskıda çıkarılan bölümleri eklemeyi talep ettiğinde yayıncı bu talebi kabul edecektir. Yirmi altı yaşındaki "Tavşan" Harry Angstrom'un hayatından sıyrılma çabasını anlatan roman böylece bugünkü şeklini alır. Harry ya da Tavşan, popüler bir sporcu olarak geçirdiği okul hayatının ardından kendini yirmi altı yaşında mutfak aletleri satarken bulmuş, karısı Janice ve iki yaşındaki oğlu Nelson'la Pennsylvania'nın banliyösünde yaşayan bir adamdır. Okuldaki parlak günlerin ardından orta sınıfın monoton yaşantısını katlanılamaz bulan Harry bir gün her şeyden kaçmak için arabasına atlayarak güneye gitmeye karar verir. Ne var ki güneye gitme macerası uzun sürmez ve kasabasına geri dönen Harry eski basketbol koçu Marthy Tothero'yu ziyaret etmeye karar verir. Tothero, Harry'yi bir fahişe olan Ruth Leonard ile tanıştırır ve böylece üç ay sürecek olan ilişkileri başlar. Bu arada hamile olan Janice ailesinin evine taşınmıştır. Yeniden ailesine dönen Tavşan, kayınpederinin araba satış dükkanında işe girer. Ama roman boyunca Ruth-Janice gidiş gelişleri cinsellik ekseninde sürüp duracak ve felaketleri de beraberinde getirecektir... Amerika tarihinin önemli dönüm noktalarından olan 50'leri anlamak ve daha da önemlisi edebiyat tarihinin en önemli serilerinden olan Tavşan serisiyle nihayet tanışmak isteyenler için... • TAVŞAN KAÇ John Updike, Çeviren: Meram Arvas, Alef Yayınevi, 2008, 360 sayfa, 18 YTL.
Radikal, 14/03/2008 Z.HEYZEN ATEŞ

ben bu adamı kıskanıyorum. o kadar.

video

yıllar katlanmaya katkı mı talk talk

bitmemiş resim, asli gibidirse, 2008

dünyanın bütün kötülükleri bütün pislikleri "türkiye"de

giuseppina pasqualino di marineo
"pippa baca"

oldu sıçmık-ankara boklu gençlik parkı



BULURsanız: Albüm Dergisi sayı 4 - mayıs 1998; sayfa 106, Serdar Süer yazısı :)
100 Türk Lirası arka yüzü, tedavüle çıktığı yıl: 1958
Cumhuriyetin ilanıyla imar edilmeye başlanan Başkentte bir taraftan da geniş alanları kaplayan ve sağlık sorunlarına yol açan bataklıklarında kurutulmasına çalışılıyordu. Bugün Gençlik Parkının bulunduğu arazide bu tür bataklıklardan biriydi. Park yapılmasına karar verilen bu arazinin bir bölümünde ise “Ay-Yıldız” adı verilen bir futbol sahası bulunmaktaydı. Parkın palanları Bayındırlık Bakanlığınca hazırlandı ve inşaat 1936 yılında başladı. Yapım süresi iki yıl olarak tasarlanmış ve 600 bin lira ödenek ayrılmıştı. İlk projeye göre Ankara ikliminde yaşayabilecek kuşlar için “bahçe, açık hava halk tiyatrosu, çocuk bahçesi, labirent, yüzme havuzu ve atlı gezintiler için 2200 metrelik bir gezi yolu bulunmaktaydı. Parkın inşaatı planlanandan çok daha uzun sürdü ve 19 Mayıs 1943 yılında açıldı. Projeye sonradan bazı eklemeler yapıldı. 1951 yılında gösteri için gelen İtalyan Lunaparkı büyük ilgi görünce, bir benzeri Gençlik Parkı bünyesinde kuruldu. 1956 yılında “Bugünkü Ankara” adıyla bir sergi açıldı. 1957 yılında TCDD idaresince parkı dolaşan iki minyatür tren işletilmeye başlandı. En son olarakta park içerinde Altındağ Belediyesi Evlendirme Sarayı kuruldu. "Ankara Gençlik Parkında işleyen Türk yapısı küçük trenler" Feyzi Özil, Demiryolu Dergisi 6, 9, 1997
Gençlik Parkı projesi kabul edildi... 11.07.2005, 17:54 Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlığında Çankaya Köşkü'nde gerçekleştirilen 18. Milli Komite toplantısında, Gençlik Parkı ile Ankara Adliye Sarayı'nın arka bölümüne ilişkin projelerin kabul edildiğini söyledi.
AA-Cumhurbaşkanı Sezer'in başkanlığında yapılan Milli Komite toplantısının ardından Çankaya Köşkü çıkışında açıklamalarda bulunan Gökçek, toplantısında Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) bütün bölümlerinin konuşulduğunu belirtti. Sunulan Gençlik Parkı projesinin kabul edildiğini söyleyen Gökçek, Ankara Adliyesi'nin arka bölümde genişlemesi, altta otopark yapılması projelerinin de kabul edildiğini belirterek şöyle devam etti: "1'nci ve 2'nci etap olarak değerlendirilen Hipodrom ve 19 Mayıs Stadı'na ilişkin proje ise genelde tasvip gördü. Sadece bir opera salonunun bu bölüme eklenmesine karar verildi. Mimar arkadaşımız yeni bir çalışma yapacak ve 15 gün, bir ay içerisinde yeni bir toplantı yapılıp, o bölümler de kabul edilecek." Gençlik Parkı'nın ihalesine hemen çıkacaklarını ve ihalenin 2-3 ayda sonuçlanmasını beklediklerini dile getiren Gökçek, "Gelecek yıl 29 Ekim'de inşallah Gençlik Parkı'nı açacağız. Bir ay sonraki toplantıda 1'nci ve 2'nci bölümler de kabul edilecek olursa, gelecek sene tamamını bitirme şansı elde edeceğiz" diye konuştu. Gökçek, bir soru üzerine, hazırladıkları projede AKM binasının kaldırılmasını öngördüklerini ifade ederek, "1'nci ve 2'nci etaba, proje tamamen hazırlandıktan sonra karar verilecek" dedi.

fotoğraflarım... adı bende. gelecek.

23 şubat, saadet apartmanı. tam sırasıydı.

2 çift! sen de.

ezginin günlüğü, nefes 12 mart

jan garbarek group konser 23 şubat 2008 odtü ankara

biz oradaydık, ela.deniz.emine.aslı.can.erhan.
Jan Garbarek Group
Jan Garbarek soprano and tenor saxophones
bass vardı ama yoktu? Eberhard Weber malesef yoktu.

16 şubat, Büyük Ekspress

x gibidir

aslı gibidir, ocak '08

19 0cak

Ruh halimin güvercin tedirginliği
Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum. Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum. Kendimden emindim Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti. “Ya sabır” çeke çeke... Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu. Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı. Tek silahım samimiyetim Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum: “Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.” Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi. Kara mizah Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor. “Türk Devleti adına” İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı? Başsavcının çabasına rağmen Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi. Güvercin gibi Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli. İşte size bedel Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz? “Ölüm-Kalım” dedikleri Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... O noktada hep çaresiz kaldım. “Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı. Kalmak ve direnmek İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse. Ürkek ve özgür Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
(Agos'un Merceğinden Sayi:564-10 Ocak 2007 )
http://www.youtube.com/watch?v=m_qWRbVbh1U

eğmir gölünde kahvaltı

deniz, muko, aslı gibidir, 14 ocak 2008
Don't Eat The Yellow Snow - FRANK ZAPPA
Snow ((Hey Oh )) - Red Hot Chili Peppers

ve sonraki kar

ankaranın ilk karı. mutluluk.

yolcu, batıkent-kızılay saat: 00:50, 1.1.2008

aslı gibidir

ikibin 7 geçti hadi geçmiş olsun.

erken yılbaşı hindisi

mary christmas, here and there.