
parisi paris yapan "yalnızinsanları" .referans deniz.
perac, buruna çekilen vicks, baget, benim evim neredeydi?
koklamak, alkış, bira25clve33 cl, sırt çantasını taktı
gitti ben geldim gitti, louvre, dalisergisi, şimdi eller yıkanıyor,
fotokopi çektirelim, biraz dinlenelim, anneanne, herve gibert,
bavul, kappa, dvd seyredelim, bavulda hala yer var, baba,
fener bu eve bir fener lazım, tıkandık, dekatlon, şarap,
tereyağ, şömine temizlenecek, polar bizi molar,
fotoğraf makinası kılıfı, pompulemus, höyt ve bıııyt. 6nov09



asli gibidir, paris 2009
gügef atölye - yıl eskimiş (miş)
yazın dediklerim dediklerimdi...
kıpırdak olunca derince. kırpaçla (hatta kırpaçla)
(kafa tasıma - rosa)
fırtına yatağım. rikssiz. beyaz ve ojesiz. idmansız çenem.
dişi-m.
kerte. (hatta kerteyle).
bit-siz
bit-meme-li
(hooop gittin güme)
ülkü tamer okudum bugün.
orhan veli kanık okudum bugün.
behçet necatigil okudum bugün.
bugün...

yaz deseni, aslı gibidir
(kafa tasıma - rosa)
fırtına yatağım. rikssiz. beyaz ve ojesiz. idmansız çenem.
dişi-m.
kerte. (hatta kerteyle).
bit-siz
bit-meme-li
(hooop gittin güme)
ülkü tamer okudum bugün.
orhan veli kanık okudum bugün.
behçet necatigil okudum bugün.
bugün...

yaz deseni, aslı gibidir
w i e n e m e l j u l i e l a k a y ı s ı a s l ı k e d i f u n n y 0 9
şehirde erk-i hela hizası
az çalış
Halkın, ekmeğini kazanmak için harcadığı zamandan başka zamanı yoksa, yazık. Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. Halkın çalışmasını isteyen su adaletli ve iyiliksever Tanrı, onun dinlenmesini de ister. Doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini; didinmesini, ayni zamanda da haz duymasını ister. Çalışmaya karsı duyulan tiksinti, yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır. Lafargue
pınar selek
Pınar'a Tanığız! Yıldırım Türker - 13.04.2009 Radikal
Brecht’in sözünü hatırlamamak ne mümkün: “Birini öldürmenin çeşitli yolları vardır. Karnına bir bıçak saplarsınız, ekmeğini çalarsınız, hastalığını sağaltmazsınız, berbat bir evde yaşatırsınız, ölümüne çalıştırırsınız, intihara sürüklersiniz, savaşa yollarsınız, vb. Memleketimizde bunların çok azı yasaktır.” Kardeşimiz Pınar Selek için birilerinin bundan yıllarca önce ölüm fermanı çıkarmış olduğunu biliyoruz. Onu yok etmek için seferberlik halinde olanlar asla vazgeçmiyor. Pekiyi, bu devletin bir türlü hazmedemediği bu genç kadın; Pınar Selek kim?Bilmeyen, hatırlamayan, ilgilenmemiş olanlar için her yerde bulunabilecek soğuk mu soğuk bir biyografiyle başlamalı kanımca:“1971 İstanbul doğumlu sosyolog, araştırmacı ve yazar Pınar Selek, Notre dame De Sion Lisesi’nde ortaöğretimini tamamladı. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümünü birincilikle bitirdi. Aynı üniversitede sosyoloji yüksek lisansını tamamladı. Fransa’da Sophiantipolis UDEL Üniversitesi’nde ekonomi-politik dersleri aldı. Dışlananların ve birbirini dışlayanların ortak atölyesi olan ‘Sokak Sanatçıları Atölyesi’nin kuruluşuna öncülük etti. Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından ve aktivistlerindendir. Barış ve İnsan Hakları’yla ilgili çalışan birçok STK ve harekete destek vermektedir. Ayrıca Amargi Feminist Teori Dergisi editörlüğünü yapmaktadır.Çeşitli dergilerde makaleleri yayımlanan ve bir dönem Özgür Gündem gazetesinde köşe yazarlığı yapan Selek’in EZLN Zapatist hareketin bildirileri ve Marcos’un mektuplarından oluşan ‘Ya Basta! Artık Yeter’ adlı çeviri/derleme çalışması 1996 yılında Belge Yayınları’ndan; Ülker Sokak’ta travesti ve transseksüellerin dışlanmasını konu alan ‘Maskeler, Süvariler, Gacılar’ adlı araştırması 2001 yılında Aykırı Yayınları’ndan; barış mücadelesinin ve genel anlamda tüm sol muhalefetin yaşadığı sorunların da ele alındığı ‘Barışamadık’ kitabı 2004 yılında İthaki Yayınları’ndan; farklı sosyal koşullardan çok sayıda erkeğin askerlik deneyimleri hakkındaki anlatımlarına dayanan araştırması ‘Sürüne Sürüne Erkek Olmak’ kitabı 2008 yılında İletişim Yayınları’ndan; masal kitabı ‘Su Damlası’ 2008 yılında Özyürek Yayınları’ndan çıktı.’Bu biyografide Pınar’ın daha yirmili yaşlarında görmüş olduğu ağır işkence, yıllarca hapislerde yatmışlığı, bitmez tükenmez davaları yüreği kaldıramayıp ölen anacığı, mesleğini değiştirip Hukuk okuyan ve ablasının avukatı olan kız kardeşi yok. En önemlisi Pınar’ın her göreni sarıp sarmalayan ışığı, o kimselere benzemeyen sıcaklığı, insana olan şaşırtıcı inancı yok... (yazının devamı radikal yada pınar selek web sitesinde http://www.pinarselek.com/default.htm )
sevgilim hayat
ber-ber-i gönül, yada 3 kız tecavüze uğrar ise berber kapısından geçer mi?


yağmurun iyi yağdığı bir gece. nisan. 1 nisanı geçmiş biraz zaman. kimin izi var nefesin içinde.
kimin izi var bu güzel akşamın içinde. sen arsız. ve tecavüz yüklü kırmızı zambak.
hizala bizi. bir makas al. iki bacağım var benim. bilemedin herşeyimi yesen ben yine tabut gibi karşıM dayım.
doğru ancak ben beni görüveririm. sen beni görebilmek için yüzüklerimi bacaklarıma giymem gerekebilir.
ki buna ağzıyla kuş tutmak denir mi? dense. desen ben bunu YAPACAĞIM. ama
görükemez benim gönül berberim benim. bu resim yapılır. göz kırpıyorum.
ela altay&aslı gibidir mektupları
In an age when traditional correspondence seems to be destined forextinction, replaced by telematically transmitted messages, and when veryfew people still think of the possibility of writing letters by hand,perhaps it would be useful to try to go back to letter writing and to do itin a personal and inventive way.Letters that are now impossible to writeLetters that are secret and mysteriousLetters that are written in unknown languagesLetters that are ironicLetters that are dream-likeLetters that are playfulLetters that are illegibleImages of letters.
3 kişilik nevresim takımı ön yıkama, sergi

“3 Kişilik Nevresim Takımı’nın Ön Yıkaması”nı Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Galerisi’nde 26 Şubat 2009 Perşembe günü yapıyor.
P.E: Öncelikle merhaba. Ve hemen “3 Kişilik Nevresim Takımı’nın Ön Yıkaması” ne demek?
A.T: Tek başımıza doğuyoruz. Ama sonra çoğalıyoruz. Önce çift olmaya gayret ediyoruz, sonra dönüp bir bakıyoruz ki artık iki kişide yetmiyoruz. İşte “büyük” 3’leme. Sonra 3 olunca bir düşünüyorum ki yine “tek” olmak için kendimi aramışım. Çift kalınamıyor. Ancak çift dikiş atılabilir.
P.E: Yapıtlarınıza kişi olarak kendinizi yerleştiriyorsunuz, doğru mu anlıyorum?
A.T: Aslına bakacak olursanız hayatım boyunca kendimle çok uğraştım. O yüzden resim ve heykellerim de mutlaka ben varım. Bir biçimde orada yani resimde olmaktan zevk alırım. Örneğin resimlerimde 4 yaşında annemin bana diktiği mayoyu resmin bir yerinde doku ya da renk olarak kullanıyorum. Ya da kendimi resmediyorum. Resmin içinde ben varım evet. Her şey benim için malzeme aslında... Kendim en önce.
A.T: Tek başımıza doğuyoruz. Ama sonra çoğalıyoruz. Önce çift olmaya gayret ediyoruz, sonra dönüp bir bakıyoruz ki artık iki kişide yetmiyoruz. İşte “büyük” 3’leme. Sonra 3 olunca bir düşünüyorum ki yine “tek” olmak için kendimi aramışım. Çift kalınamıyor. Ancak çift dikiş atılabilir.
P.E: Yapıtlarınıza kişi olarak kendinizi yerleştiriyorsunuz, doğru mu anlıyorum?
A.T: Aslına bakacak olursanız hayatım boyunca kendimle çok uğraştım. O yüzden resim ve heykellerim de mutlaka ben varım. Bir biçimde orada yani resimde olmaktan zevk alırım. Örneğin resimlerimde 4 yaşında annemin bana diktiği mayoyu resmin bir yerinde doku ya da renk olarak kullanıyorum. Ya da kendimi resmediyorum. Resmin içinde ben varım evet. Her şey benim için malzeme aslında... Kendim en önce.
P.E: Çok felsefi bir durum var yani öyle mi?
A.T: Aslında hayır. Ben sadece kendimi dinledim. Kendim ile uğraşınca bu çıktı. Ve resimlerimi sakince gerçekleştirdim. Hepsi bu.
P.E: Büyük hayat projeniz nedir?
A.T: Otobiyografik bir film çekmek istiyorum. Aslında bu sergi, bu projenin ilk adımı “3 kişilik Nevresim Takımı Ön Yıkama”. Bu ilk sergiden başlayarak farklı illerde ve mekanlarda açılacak. Serginin en büyük özelliği yaşayan nefes alan bir sergi olması. Sergimde bitmemiş işler, resimler de yer alacak. Bir sonra ki sergide resmin bitmiş halini görmek mümkün olacak.
A.T: Otobiyografik bir film çekmek istiyorum. Aslında bu sergi, bu projenin ilk adımı “3 kişilik Nevresim Takımı Ön Yıkama”. Bu ilk sergiden başlayarak farklı illerde ve mekanlarda açılacak. Serginin en büyük özelliği yaşayan nefes alan bir sergi olması. Sergimde bitmemiş işler, resimler de yer alacak. Bir sonra ki sergide resmin bitmiş halini görmek mümkün olacak.
kafaya göre istenilen şekil verilemez bir şehre...

ankara şehri insanı renksiz çay gibi artık, dem az su hiç yok...
havamız kirli, doğal gazımız en pahallı,
31 gün köprülerimiz her yönde ama trafiğimiz sınıfta kaldı,
ne gençlik parkı ne de yaşlılar parkı, halimiz bok, bize bakan,
bizi seven kimsemiz yok... bu dur yıllar yıllar yıllar geçti. bu dur da
göreceğimiz, yoksa düşeceğiz bu şehirden. düşmek bile bir dalgadır.
şehrim benimdir. kafaya göre istenilen şekil verilemez bir şehre...
aslı gibidir, ankaradan çıkıyorum+ocak 2009
kendime test
ev sahibi olmak mı daha iyidir, kirada oturmak mı?
kız çocuğu yetiştirmek mi daha güçtür, erkek çocuğunu mu?
şu son günlerde en çok kızdığınız şey nedir?
sokakta çoğalan dilenciler hakkında bir çare önerebilir misiniz?
sokakta oynayan çocuklar hakkında ne düşünüyorsunuz?
belediye başkanına yılbaşı tebriği attın mı?
futbolun milli spor olmasını güreşe tercih eder misiniz?
evli bir kadın size kur yaparsa ne yaparsınız?
babalar çocuklarına karşı nasıl davranmalıdırlar?
iyi bir anayı tarif eder misiniz?
ufak bir bakkal dükkanına mı sahip olmak istersiniz, büyük bir müessesede müdür olmak mı?
hayatınızı baştan yaşamak imkanı olsaydı, ne yapradınız?
ayaklı düğme dikebilir misin?
mahallenin yaşlılarını tanır mısın?
hiç odanı badana yaptın mı?
şehrin mitingleri nerede başlar nerede biter bilirmisin?
resim yapabilir misin?
televizyon seyreder misin?
kedi beslediniz mi?
falan filan falan filan ...
kız çocuğu yetiştirmek mi daha güçtür, erkek çocuğunu mu?
şu son günlerde en çok kızdığınız şey nedir?
sokakta çoğalan dilenciler hakkında bir çare önerebilir misiniz?
sokakta oynayan çocuklar hakkında ne düşünüyorsunuz?
belediye başkanına yılbaşı tebriği attın mı?
futbolun milli spor olmasını güreşe tercih eder misiniz?
evli bir kadın size kur yaparsa ne yaparsınız?
babalar çocuklarına karşı nasıl davranmalıdırlar?
iyi bir anayı tarif eder misiniz?
ufak bir bakkal dükkanına mı sahip olmak istersiniz, büyük bir müessesede müdür olmak mı?
hayatınızı baştan yaşamak imkanı olsaydı, ne yapradınız?
ayaklı düğme dikebilir misin?
mahallenin yaşlılarını tanır mısın?
hiç odanı badana yaptın mı?
şehrin mitingleri nerede başlar nerede biter bilirmisin?
resim yapabilir misin?
televizyon seyreder misin?
kedi beslediniz mi?
falan filan falan filan ...
kapı'n bilemedin kadın
k-azanOnun bedeninin ne düşündüğünü bilmiyorum. benim bedenin__mermeri ve yabani zeytin ağaçları var__ göt yerine. hali mi ben anlamam.''Gerek isteyenlere gerek kendiliğimden hiç kimseye zehir vermiyeceğim gibi kadınlara da çocuk düşürmek için vasıtalar vermeyeceğim. mesaneden taş çıkarma yahut erkekleri hadımetme ameliyesini yapmayacağım; bu işi onunla meşgul olanlara bırakacağım.''
thanks Jethro Tull
08.06.08 ANKARA THE HACETTEPE UNI OPEN AIR THEATRE TURKEY
arı stüdyosu konserinden sonra, http://www.cupofwonder.com/index2.html...in the shuffling madness of the locomotive breath, runs the all-time loser, headlong to his death. oh, he feels the piston scraping steam breaking on his brow. old charlie stole the handle andthe train it won't stop going no way to slow down...
sandalyenin
sandalyelerin altında bıraktığım oyuncaklar. sandalyelerin altında köpeklerim.
sandalyelerin altında kedilerim. sandalyeler ters çevrili masanın üstünde.
Gaspard ve Robinson (Tony Gatlif) filminde ki sandalyeler. sandalyeler.
sandalyelerin dizi dizi durumları. sandalyeler yemek yediğim.
mektup yazdığım. kare bir masa etrafında 2 sandalye bilemedin 4 işte.
Bu. o kadarım.
tam bi sene olmuş

2008 dicez ve başarı dilicez yeni evime (şimdiki evim, mini mini evcik bize diyor cik cik). (Talk sen ve soğan kardeş aklıma geliyor. pervasız... parantezi kapamayacağım. ist'den hadi dön. dön sağa SOLA. bu resimlerde ki kapılardan kaç kez geçtin? ve kaç kez ve kaç kez. ve kaç. Bu ev dir ki 5 ay yatak odasını salon da yaşadı. bu eve zürafa girmedi bir tek. Ya da girdi mi erdal?kötüleri tanıma senesi
seni bu sefer müzeye götürmeyeceğim söz...
kanyonda wagamama da yimek yimeyenin suratı bush!a benzesin...
bulursanız kaçırmayın
Love is the Devil (Strand Releasing, 1998)Written and Directed by John Maybury Starring Derek Jacobi, Daniel Craig, Tilda SwintonUnrated, 87 minutesDirector John Maybury recently enjoyed mainstream success with the surreal thriller, The Jacket. Back in 1998, however, he was testing the waters of independent queer cinema with Love is the Devil, a subversive bio-pic of British artist Francis Bacon.
http://www.youtube.com/watch?v=ULIRq8wFzE4
Journal d'hospitalisation, biliyorsun

17, eylül 1991 sağ göz çok bozuk; okumak zor. Müzik dinleme: henüz sağır değilim.18, eylül 1991 eskiden "gözlerin güzel," derlerdi bana, ya da "dudakların güzel," derlerdi; şimdi hastabakıcılar, "damarlarınız güzel," diyorlar. Hekim karın ekografisi yapan, yabancı gibi konuşan genç kadın, arkasından ekrana doğru eğilen asistanına: " Şuna bak, ne kadar güzel!" diyor. Bana da şunları söylüyor: "içeriden olağandışı ve ender rastlanır bir yapınız var. Birkaç film de kendimize çekeceğiz." Hervé Guibert
Kydonia beni koruyorsun
Kartvizit adresim.İsmet Paşa Mahallesi Mareşal Çakmak Sokak 71.B
Ayvalık, Balıkesir
İşte ben bu Balıkesir'e takılıyorum herseferinde 20 yıldır.
Bu balıkların tek bilmek istedikleri eğer bu balıkçılar balıkları tutmaz ise kendi ömür süreleri. etmeyin şu balıkları esir. Adım çupra. Ben bi veterinere gitmeden kendimi teknenin üstünde bulmak istemiyorum. bana bi aspirin verilip ondan sonra rakı mezesi olayım... benim bi sahibim olmaz adımı "cuma" koymaz... ben kedi miyim?
desen, asli gibidir, 1993 taşkave
Tavşan Kaç
Sevilesi bir adam: TAVŞANOkuldaki parlak günlerin ardından orta sınıfın monoton yaşantısını çekilmez bulan Harry, her şeyden kaçmaya karar verir. Ama bu kaçış uzun sürmez. Yaşadığı kasabaya döndüğünde felaketler başlar. 1960'lar Amerika'sı yeniliklere ne kadar açık olursa olsun genç bir romancının kendini kabul ettirmesinin zor olduğu bir ülkedir. Klasik roman anlayışının yeni yeni kırılmaya başladığı, yeni yazarların ortaya çıktığı, Moby Dick ve Huckleberry Finn gibi klasiklerin olağanüstü durumlar ve eksantrik karakterleri gündeme taşıdığı bu dönemde yazarların bir kısmı özgün konular yakalayabilmek için kabuklarına çekilirler, klasik romanların izinden gitmeyi sürdüren geri kalanlarsa okuyucuların yavaş yavaş yavan olarak nitelemeye başladığı eserler üretirler. Toplumu sosyo-ekonomik yapısındaki değişim kendini sanatın her alanında olduğu gibi edebiyatta da göstermeye başladığından sınıflararası farklılıklar ve cinsellik bir anda ön plana çıkar. (Avrupa bu iki konuyu o dönemde çoktan benimsemiştir.) Topluma ayna tutan romanların gösterdikleri görüntüler idealize olmaktan çıkıp gerçeğe kaymaya başlar. İşte John Updike'ın Tavşan lakaplı Harry Angstrom'u okuyucuyla tanıştırdığı Tavşan Kaç, bu dönemin Amerika'sının, kültürel, sosyal ve psikolojik yapısını, değişimle gelen toplumsal kırılmaları ve bireyin üzerindeki etkilerini en güzel yansıtan romanlardan biri olduğu için batı edebiyatı içerisinde büyük önem taşır. Updike, bu romanla beraber yukarıda bahsettiğim aşırı seçicilik karşında dahi zafer kazanarak adını büyük Amerikan yazarları arasında kazır. Daha da önemlisi bu romanı yazdığında henüz yirmi sekiz yaşındadır. Tavşan serisi, yazara 1981 ve 1990'da iki Pulitzer kazandıracaktır. Her biri on yıllık süreçleri (ve belki de yazarı) yansıtan mihenk taşlarına dönüşürler. 1960, 1971, 1981, 1990 ve 2001 yıllarında yayımlanan romanlar, yazarın tabiriyle "onun gitmediği yerlere giden ve hayal gücünü tetikle-yen" Tavşan'ın ve Amerika'nın yaşadıklarını anlatan baş yapıtlara dönüşür. Hepsi bir araya geldiklerinde bir tür 'mega-roman' olarak ele alınabilecek bu yapıtlar tarihe bugün artık tartışılmayan bir edebi yetkinlikle ayna tutarlar. Ama başlangıçta işler bu kadar kolay yürümez. Tavşan Kaç yayımlandığında 'fazla cinsellik içerdiği', 'karakteri çok sıradan' olduğu, 'karakteri çok sıra dışı olduğu' ve 'roman için kısa' diyerek eleştiri yağmuruna tutulur. Bu romana kadar kendini "öykü yazarı ve serbest gazeteci" olarak niteleyen Updike'ın kendisi de romanın aslında bir tür 'novella' olduğunu kabul eder. Zaten New Yorker için muhabirlik yaparken yazdığı bu roman yayımlandığında iddialı bir eser olmaktan uzaktır ve Updike'ın da büyük beklentisi yoktur. Yayıncı Alfred A. Knopf'tan gelen bir mektupla karşılaşan Updike yine de kendini fazla kaptırmaz. Romanla ilgili ilk toplantılarında Knopf, yazarı kitabın cinsel içeriğinden ötürü kendilerini hapiste bulabilecekleri konusunda uyarır. Roman sorun çıkmaksızın yayımlanır. Yazarın şansına sansürün yapısı da aynı dönemde, özellikle de Henry Miller'ın Yengeç Dönencesi nedeniyle değişecek ve Updike 1962'de yapılan baskıda çıkarılan bölümleri eklemeyi talep ettiğinde yayıncı bu talebi kabul edecektir. Yirmi altı yaşındaki "Tavşan" Harry Angstrom'un hayatından sıyrılma çabasını anlatan roman böylece bugünkü şeklini alır. Harry ya da Tavşan, popüler bir sporcu olarak geçirdiği okul hayatının ardından kendini yirmi altı yaşında mutfak aletleri satarken bulmuş, karısı Janice ve iki yaşındaki oğlu Nelson'la Pennsylvania'nın banliyösünde yaşayan bir adamdır. Okuldaki parlak günlerin ardından orta sınıfın monoton yaşantısını katlanılamaz bulan Harry bir gün her şeyden kaçmak için arabasına atlayarak güneye gitmeye karar verir. Ne var ki güneye gitme macerası uzun sürmez ve kasabasına geri dönen Harry eski basketbol koçu Marthy Tothero'yu ziyaret etmeye karar verir. Tothero, Harry'yi bir fahişe olan Ruth Leonard ile tanıştırır ve böylece üç ay sürecek olan ilişkileri başlar. Bu arada hamile olan Janice ailesinin evine taşınmıştır. Yeniden ailesine dönen Tavşan, kayınpederinin araba satış dükkanında işe girer. Ama roman boyunca Ruth-Janice gidiş gelişleri cinsellik ekseninde sürüp duracak ve felaketleri de beraberinde getirecektir... Amerika tarihinin önemli dönüm noktalarından olan 50'leri anlamak ve daha da önemlisi edebiyat tarihinin en önemli serilerinden olan Tavşan serisiyle nihayet tanışmak isteyenler için... • TAVŞAN KAÇ John Updike, Çeviren: Meram Arvas, Alef Yayınevi, 2008, 360 sayfa, 18 YTL.
Radikal, 14/03/2008 Z.HEYZEN ATEŞ
Radikal, 14/03/2008 Z.HEYZEN ATEŞ
oldu sıçmık-ankara boklu gençlik parkı


BULURsanız: Albüm Dergisi sayı 4 - mayıs 1998; sayfa 106, Serdar Süer yazısı :)
100 Türk Lirası arka yüzü, tedavüle çıktığı yıl: 1958
Cumhuriyetin ilanıyla imar edilmeye başlanan Başkentte bir taraftan da geniş alanları kaplayan ve sağlık sorunlarına yol açan bataklıklarında kurutulmasına çalışılıyordu. Bugün Gençlik Parkının bulunduğu arazide bu tür bataklıklardan biriydi. Park yapılmasına karar verilen bu arazinin bir bölümünde ise “Ay-Yıldız” adı verilen bir futbol sahası bulunmaktaydı. Parkın palanları Bayındırlık Bakanlığınca hazırlandı ve inşaat 1936 yılında başladı. Yapım süresi iki yıl olarak tasarlanmış ve 600 bin lira ödenek ayrılmıştı. İlk projeye göre Ankara ikliminde yaşayabilecek kuşlar için “bahçe, açık hava halk tiyatrosu, çocuk bahçesi, labirent, yüzme havuzu ve atlı gezintiler için 2200 metrelik bir gezi yolu bulunmaktaydı. Parkın inşaatı planlanandan çok daha uzun sürdü ve 19 Mayıs 1943 yılında açıldı. Projeye sonradan bazı eklemeler yapıldı. 1951 yılında gösteri için gelen İtalyan Lunaparkı büyük ilgi görünce, bir benzeri Gençlik Parkı bünyesinde kuruldu. 1956 yılında “Bugünkü Ankara” adıyla bir sergi açıldı. 1957 yılında TCDD idaresince parkı dolaşan iki minyatür tren işletilmeye başlandı. En son olarakta park içerinde Altındağ Belediyesi Evlendirme Sarayı kuruldu. "Ankara Gençlik Parkında işleyen Türk yapısı küçük trenler" Feyzi Özil, Demiryolu Dergisi 6, 9, 1997
Gençlik Parkı projesi kabul edildi... 11.07.2005, 17:54 Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlığında Çankaya Köşkü'nde gerçekleştirilen 18. Milli Komite toplantısında, Gençlik Parkı ile Ankara Adliye Sarayı'nın arka bölümüne ilişkin projelerin kabul edildiğini söyledi.
100 Türk Lirası arka yüzü, tedavüle çıktığı yıl: 1958
Cumhuriyetin ilanıyla imar edilmeye başlanan Başkentte bir taraftan da geniş alanları kaplayan ve sağlık sorunlarına yol açan bataklıklarında kurutulmasına çalışılıyordu. Bugün Gençlik Parkının bulunduğu arazide bu tür bataklıklardan biriydi. Park yapılmasına karar verilen bu arazinin bir bölümünde ise “Ay-Yıldız” adı verilen bir futbol sahası bulunmaktaydı. Parkın palanları Bayındırlık Bakanlığınca hazırlandı ve inşaat 1936 yılında başladı. Yapım süresi iki yıl olarak tasarlanmış ve 600 bin lira ödenek ayrılmıştı. İlk projeye göre Ankara ikliminde yaşayabilecek kuşlar için “bahçe, açık hava halk tiyatrosu, çocuk bahçesi, labirent, yüzme havuzu ve atlı gezintiler için 2200 metrelik bir gezi yolu bulunmaktaydı. Parkın inşaatı planlanandan çok daha uzun sürdü ve 19 Mayıs 1943 yılında açıldı. Projeye sonradan bazı eklemeler yapıldı. 1951 yılında gösteri için gelen İtalyan Lunaparkı büyük ilgi görünce, bir benzeri Gençlik Parkı bünyesinde kuruldu. 1956 yılında “Bugünkü Ankara” adıyla bir sergi açıldı. 1957 yılında TCDD idaresince parkı dolaşan iki minyatür tren işletilmeye başlandı. En son olarakta park içerinde Altındağ Belediyesi Evlendirme Sarayı kuruldu. "Ankara Gençlik Parkında işleyen Türk yapısı küçük trenler" Feyzi Özil, Demiryolu Dergisi 6, 9, 1997
Gençlik Parkı projesi kabul edildi... 11.07.2005, 17:54 Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlığında Çankaya Köşkü'nde gerçekleştirilen 18. Milli Komite toplantısında, Gençlik Parkı ile Ankara Adliye Sarayı'nın arka bölümüne ilişkin projelerin kabul edildiğini söyledi.AA-Cumhurbaşkanı Sezer'in başkanlığında yapılan Milli Komite toplantısının ardından Çankaya Köşkü çıkışında açıklamalarda bulunan Gökçek, toplantısında Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) bütün bölümlerinin konuşulduğunu belirtti. Sunulan Gençlik Parkı projesinin kabul edildiğini söyleyen Gökçek, Ankara Adliyesi'nin arka bölümde genişlemesi, altta otopark yapılması projelerinin de kabul edildiğini belirterek şöyle devam etti: "1'nci ve 2'nci etap olarak değerlendirilen Hipodrom ve 19 Mayıs Stadı'na ilişkin proje ise genelde tasvip gördü. Sadece bir opera salonunun bu bölüme eklenmesine karar verildi. Mimar arkadaşımız yeni bir çalışma yapacak ve 15 gün, bir ay içerisinde yeni bir toplantı yapılıp, o bölümler de kabul edilecek." Gençlik Parkı'nın ihalesine hemen çıkacaklarını ve ihalenin 2-3 ayda sonuçlanmasını beklediklerini dile getiren Gökçek, "Gelecek yıl 29 Ekim'de inşallah Gençlik Parkı'nı açacağız. Bir ay sonraki toplantıda 1'nci ve 2'nci bölümler de kabul edilecek olursa, gelecek sene tamamını bitirme şansı elde edeceğiz" diye konuştu. Gökçek, bir soru üzerine, hazırladıkları projede AKM binasının kaldırılmasını öngördüklerini ifade ederek, "1'nci ve 2'nci etaba, proje tamamen hazırlandıktan sonra karar verilecek" dedi.
jan garbarek group konser 23 şubat 2008 odtü ankara
biz oradaydık, ela.deniz.emine.aslı.can.erhan.
Jan Garbarek Group
Jan Garbarek soprano and tenor saxophones
Rainer Brüninghaus keyboards
Manu Katché drums
19 0cak
Ruh halimin güvercin tedirginliği
http://www.youtube.com/watch?v=m_qWRbVbh1U
Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum. Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum. Kendimden emindim Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti. “Ya sabır” çeke çeke... Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu. Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı. Tek silahım samimiyetim Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum: “Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.” Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi. Kara mizah Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor. “Türk Devleti adına” İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı? Başsavcının çabasına rağmen Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi. Güvercin gibi Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli. İşte size bedel Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz? “Ölüm-Kalım” dedikleri Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... O noktada hep çaresiz kaldım. “Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı. Kalmak ve direnmek İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse. Ürkek ve özgür Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
(Agos'un Merceğinden Sayi:564-10 Ocak 2007 )http://www.youtube.com/watch?v=m_qWRbVbh1U
eğmir gölünde kahvaltı
Don't Eat The Yellow Snow - FRANK ZAPPA
Snow ((Hey Oh )) - Red Hot Chili Peppers HİKÂYE: Senin dudakların pembe Ellerin beyaz, Al tut ellerimi bebek Tut biraz!
Moda Park Lokantası, nam-ı diğer Koço, 1930'lu yıllardan bu yana içindeki küçük Rum kilisesi ile birlikte yaşıyor. 1924'te Rum balıkçılar tarafından bulunan Aya Ekaterini Ayazması, faal bir kilise. Ama kiliseye girmek için meyhanenin içinden geçmek gerekiyor.Milattan sonra 294, İskenderiye. Aristokrat ve putlara tapan bir ailenin bir kızı olur. Adını Dorotea koyarlar. Büyüdükçe güzelliğiyle gözleri kamaştıran Dorotea, dönemin okullarında felsefe, hitabet, şiir yazma, müzik, fizik, matematik, astronomi ve tıp dersleri okur. Asaleti, fazilet sahibi olması ve güzelliği üzerine bir de kültürünü ekleyince herkes tarafından istenen bir gelin adayı haline gelir. Ancak onun kimselerde gözü yoktur. Hayatı peşinden koşan erkekleri reddederek, sıradan bir şekilde sürer. Taa ki bir gün bir rahip ona İsa Peygamber'den sözedene kadar...Dorotea, İsa'ya inanır, vaftiz olur ve ‘‘taçlandırılmış taç’’ anlamına gelen Ekaterini adını alır.Kral Maksimianus dönemi. Ekaterini, İsa Peygamber'e olan bağlılığını açıklar ve kralı putlara adadığı kurbanlar nedeniyle halka şikayet eder. Kral, imparatorluğun dört bir yanından 50 hatibe, azizeyi davasından vazgeçirmeleri için emir verir. Ekaterini kralın kendisine gönderdiği hatipleri de İsa'nın yaydığı dine iman etmeleri için ikna eder; konuşurken eski Yunan filozoflarının hakiki tanrı hakkındaki vecizelerini hatırlatmaktadır. İşte bundan sonra pek çok baskı görür, işkencelere uğrar. Yine de yılmaz. Verdiği ilahi örneklerle, önde gelen aristokratları, hatta imparatorun eşini dahi etkiler. Başı kesilir.Aya Ekaterini'nin vücudunun, melekler tarafından Sina Yarımadası'nın en yüksek dağının tepesine götürüldüğüne inanılır. Bu tepe bir gün azizenin adıyla anılmaya başlayacaktır.Aradan üç asır geçer. Kral Jüstinyen'in bu tepede yaptırdığı manastırın rahipleri rüyalarında Aya Ekaterini'nin naaşının yerini görürler. Naaş bulunduğu yerden alınarak, daha sonra azizenin adını taşıyacak manastırın ana bölümünde mermer bir lahite yerleştirilir. Ve o günden sonra, lahitten miron (Kutsal parfüm) yayıldığına ve bunun günümüze kadar gelen bir mucize olduğuna inanılacaktır.1924, İstanbul. Moda kıyısında Rum balıkçılar tarafından keşfedilen ve bir kaya deliğinden fışkıran suyun, kutsal olduğuna karar verilir. Rivayete göre suyun etrafında eski bir kilisenin temellerine ve Aya Ekaterini'nin bir ikonuna rastlanmıştır. Üzerine ahşap bir bina inşa edilip ziyarete açılan küçük Rum kilisesine, daha doğrusu ayazmaya Aya Ekaterini adı verilir.‘Müsü Koço’nun yeriModa Vapur İskelesi'nin hemen yanında bulunan ayazmanın üzerindeki bina 1934-35 yıllarında yıkılarak, yerine lokanta yapılmak üzere yeni bir bina inşa edilir. Ama ayazma aynen korunur, 1950 yılında onarımdan geçer. Ayazmanın üstündeki bina, ilk olarak Konstantinos Koço Korontos tarafından ‘‘Moda Park Lokantası’’ adıyla bir kır kahvesi olarak hizmete açılır. Adı bugün de Moda Park Lokantası olan mekan, hálá Koço olarak biliniyor. Çünkü sahibiyle ünlü; Mühürdar'da da bir gazinosu olan ‘‘Müsü’’ Koço, belli ki ününün çoğunu bazı günlerde ücret almadan servis yapmasına borçlu.1954'te ölümüne kadar Moda Park Lokantası'nın işletmesini sürdürür Koço Bey. Ölümünden sonra lokantayı, çalışanlarından Gökçeadalı Atanaş Cano ile Stelyo Mavro devralır. 85 kişilik kapalı salona, 80 kişilik yarı açık bölüm daha eklenir, yani bahçeli bir lokanta olur Koço. Kapasite 250 kişiye çıkar. Cano ve Mavro'nun da 1980'lere kadar işlettiği ama artık yaşlandıklarından (İkisi'de 1994'te göçmüş bu dünyadan) servise yetişemedikleri lokantayı, 1985'ten bu yana, eski aşçılardan Şeref Yavuz, Hilmi Suna, Fahri Şeker ve Mustafa Yılmaz işletiyor. Mal sahibi ise Aldo Bey.Dünyada tekDünyanın pek çok kentinde Aya Ekaterini'nin adını taşıyan kiliseler, ayazmalar var. Türkiye'de ise sadece bir tek Moda Burnu'ndaki Aya Ekaterini Ayazması bu adı taşıyor. Ayazma'nın değil Türkiye, belki de dünyada ‘‘tek’’ sayılmasını sağlayabilecek asıl özelliği ise bir meyhanenin ortasında olması! Gerçekten de bu Rum kilisesine girebilmek, mum dikebilmek, rahibin duasını dinleyebilmek için meyhanenin içinden geçmek gerekiyor. Ya da tam tersi, meyhanenin bahçe masalarına oturmak için ayazmanın yanından geçmek...Moda Park Lokantası'nın kapısından girdiğinizde denizi her yanından görebileceğiniz camekanlı büyük salonda da oturabilirsiniz; diğer kapıdan çıkıp bahçeye de geçebilirsiniz. İşte o geçişte, tam sağınızda kalan birkaç basamaktan indiğinizde göreceksiniz ayazmayı.Mikroskobik denebilecek boyutlarda ufak kilise olan Aya Ekaterini'ye demir bir kapıdan giriliyor. İki beton basamak indikten sonra sağa doğru birkaç basamak daha var. Kapının karşısındaki duvarda gümüş işlemeli bir Aya Ekaterini ikonası karşılıyor gelenleri.Bu küçücük bir odadan oluşan kiliseye de başta Koço'nun müdavimleri gibi Modalılar gelirmiş. Şimdi ise sadece Moda'nın Rumları değil; üstelik sadece Hıristiyanlar değil; İstanbul'un pek çok yerinden, tüm dinlere mensup insanlar, hatta Müslümanlar da ziyaret ediyor Aya Ekaterini'yi. Hepsi de pazartesi günleri Metropolit kilisesinden gelen papazın okuduğu dualara amin diyor, mum dikip dilekte bulunuyor.Bu insanlardan bir kısmının inandığı ve dilden dile aktardığı, ‘‘Aya Ekaterini sevdiğine kavuşamamış. Ruhu hala buralarda geziyor. Eğer sevgiliye kavuşmakla ilgili bir dilekte bulunursanız asla kabul olmaz. Ama Aya Ekaterini, işle parayla ilgili dileklerinizin hemen kabul edilmesini sağlar’’ rivayetinin ise nereden kaynaklandığı bilinmiyor.Rakı, miron, ilahiAyazma'ya eğer sabah saatlerinde giderseniz, öğle ve akşam için hazırlıklara başlamış Koço çalışanlarının soyduğu soğanları, patatesleri; ayıkladığı balıkları görerek geçeceksiniz salondan. Sizin gibilere alışmış olsalar da pek muhabbetle bakmayabilecekler yüzünüze, olsun yürümeye devam edin, az sonra ayazmadasınız. Küçük de olsa, bir kilisenin hissettirebileceği herşeyi hissettirecek size.Eğer akşam saatlerinde meyhaneye giderseniz, kimbilir, belki de bir miron kokusu gelecek burnunuza; kulağınıza kilise ilahileri çalındığını sanacaksınız, güzel ve davasına inançlı bir kadın silüeti geçecek gözlerinizin önünden, Aya Ekaterini'yi anacaksınız. Eğer bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız, bir meyhane ile kiliseyi ve o kiliseye adını vermiş bir azizenin hayatını aynı yazıda buluşturmanın, becerilmesi ne denli zor, hatta imkansız bir çaba olduğunu düşünecek, böylece beni anlayacaksınız.ERRR TARAF AYNI 1931 doğumlu Tanaş bey, 1959'dan beri Koço'da. Biraz suratsız da olsa şef garson. Lokantanın eski sahiplerden Tanaş Cano'nun Gökçeada'dan ahbabıymış: ‘‘1959'dan bu yana bina olarak herhangi bir değişiklik olmadı, eerr taraf aynı’’ diyor. ‘‘Sadece bazı düzenlemeler yapıldı. Yemeklere gelince, bizim zamanında iki üç çeşit balık da vardı ama ağırlık daha çok etteydi. 1985'e kadar. Sonra daha çok deniz ürünü ve balık ağırlıklı oldu. En mehşur mezelerimiz midye ve arnavut ciğeridir.’’Denize karşı deniz ürünleriModa Park Lokantası, kısa adıyla Koço, 1960'larda püreli rostosu, sosis sotesi, kaşarlı İtalyan makarnası ve şişiyle meşhurdu. O zamanlar çok rakıcı yoktu ortalıkta, yemekte bira ya da kırmızı şarap içilirdi. Bugün olduğu gibi, o zaman da ‘‘her kesimden’’ müşterisi vardı lokantanın; ‘‘en üst tabakadan en alt tabakaya kadar’’, çünkü fiyatlar ortalamaydı.Koço'nun aşçısı, '59'dan beri aynı. Yardımcıları değişmiş sadece. Zaman zaman salatanın içinden istenmeyen şeyler çıkabiliyorsa da mutfak da aynı gelenekle devam ediyor. Bugün bol bol rakının içildiği Koço'nun prensibi, mezelerin günlük olması. 15 civarında soğuk mezeyi, midye, ciğer, börek, kalamar ve karides güvecin başı çektiği ara sıcaklar izliyor.Özellikle baharda ve yazda, sevimli Moda Vapur İskelesi ve muhteşem Moda denizine bakan manzarasıyla bahçesi tıklım tıklım olan Koço'nun işletmecileri, lokantanın 70-80 yıldır ayakta kalabilen bir müessese olmasıyla gurur duyuyorlar. Ya ayazma? Müslüman Mustafa Yılmaz'a, meyhanenin ortasında bir Rum kilisesi olmasından dolayı rahatsızlık duyup duymadığını soruyorum. ‘‘Niye rahatsız olalım ki’’ diyor, ‘‘Orada duruyor, insanlar geliyor.’’Koço'nun kendine pek güvenen aşçısı Muharrem Usta'nın (Aslan) yaşı 60'ın üstünde.
hamsi bedava, kadıköy
Hiç unutmam Şenlikname kitabımdaki "Hamsi" şiiri böyle çıktı. Hamsiyi yazmak istedim. Otları da aynı şekilde. Yarım kilo hamsi aldım, bir tabağa koydum, her gün iş dönüşü hamsilerle ilişki kurdum, kısacası hamsiye baka baka, hamsi üzerine kitapları okuya okuya, nesneler dünyasına girdim. Şenlikname bunun sonucudur. İlhan BerkHAMSİ BALIĞI GİBİ - Ayla Algan (Söz: Fikret Şeneş - Müzik: Esin Engin) - (1975): “Paşumdaki yazmanun, pen verdum parasuni / Denizdeki takanun, ben aldum yarusuni /.../ Tabancasiz tufeksiz hakkimi alaçağum / Hamsi paluğu gibi de hop hop oynatacağum...”
erkekler tuvaleti
Herhangi bir sorun çıkmadan yemeğini yeyip içkisini içmeye başlayabilirmiş. Tuvalete gitmek için yerinden kalktığında, üzerinde bitleşmiş bakışların follow-spotlar haline geldiğini fark etti ama umursamamayı başardı.Tuvalet lokantanın yola bakan masalı sandalyeli alanının köşesindeki paravanın yanından dolaşılarak geçilen arka bahçedeydi. Yüzlerce boş şişenin, kasların, bir uzun hortumun, bir el arabasının, çok büyük iki eski tencerenin, birtakım naylonlar ve kağıtların doldurduğu arka bahçenin köşesinde “Ladies” ve “Gentleman” tabelaları pek hoştu. Esra nedense buradan ürktü. Duyduğu birtakım garip sesler ürküntüsünü artırdı. Tuvaletin ışığı yanmıyordu. Lokantadan yeterince ışık vuruyordu oraya, ama yine de küçük tuvalet kulübesinin içine girip kapıyı kapatınca tamamen karanlıkta kalacağını düşündü. Kapıyı aralayıp elini içeri uzatarak elektrik düğmesini aramaya başladı. Bu sırada az önce duyduğu sesleri çok daha belirgin biçimde yeniden duydu...
Esra tuvaletin ışığını yakmayı sonunda başardı. Ve işte o anda tam anlamıyla korktu, çünkü o ışığı yakar yakmaz duvarın arkasından, “Hişşşşt” diye bir ses duydu...
Ümit Kıvanç, Bekle Dedim Gölgeye
ben bu resmi yaptım mı?
buzdolabında kalp' ler

Zühre: Derler ki, aşk da unutulurmuş herşey gibi. Hem de yaşanıp bittikten, soğuyup küllendikten sonra değil, tam da doludizgin devam ederken unutulurmuş aşk. Neyse ki, zühre yıldızı varmış göğün üçüncü katında. halen aşık olup olmadıklarını ve eğer aşıklarsa kime aşık olduklarını hatırlayamayanlar, göğün üçüncü katına çıkıp, Zühre yıldızının elindeki aşk aynasına bakarlarmış. Baktıklarında gördükleri yüz, aşık oldukları kişinin yüzü olurmuş. Derler ki, bazıları sadece zifiri karanlık görürmüş aynada. Böylelerinin hafızalarından şüphe etmeleri yersizmiş. Çünkü tekleyen hafızaları değil, yürekleriymiş.Elif Şafak, Mahremresimler; asli gibidir, 2002
bedri rahmi koyu, yaz geçer
bedri rahmi atölyesinde asılı yemin'i okudum....
elimden çıkan her çizgiye
her lekeye, her renge, her beneğe
kendi aklımı
kendi tecrübemi, kendi tasamı
kendi ömrümü, yüreğimi basacağıma
aldığım nefes, içtiğim su, bastığım toprak
gözüm, kulağım, burnum,elim, belim, dilim, derim üstüne
yemin ederim.
yemini bozduğum gün
burdan giderim.
bedri rahmi eyüboğlu
ne yaparsak yapalım mutluluk içindeyiz. çıkar mıyım bu durumdan!
içki ambargosu konulmalı. dır.
haydi gene iiy geceler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























































.jpg)










+bal.jpg)
bal2.jpg)






portakal ağaçlarının altındaki küçük prens'e.












deneme.jpg)























.jpg)



.jpg)
.jpg)
.jpg)






.jpg)
.jpg)


















fotoğraf:












